28 Aralık 2011 Çarşamba

Bir kırmızı topun sittin sene hatırlısı.



Hani ellerimizin yağlı cips koktuğu zamanlar var ya, hani televizyon karşısında uyuya kalınca evdekilerden birinin kucaklayıp yatağımıza yatırdığı zamanlar, hani "dünyanın bin bir türlü hali var"ı daha o kadar da idrak edememişken.. Tek dersimizin, dışarıda çok koşturduysak evde soğuk su içmemek olduğu, tek derdimizin bakkala kimin gideceği olduğu zamanlar.. işte o zamanlar o kadar yalnız değildik daha. Annemiz kadar değildik yani. "Hayat bir oyun sahnesidir" lafını daha Şekspir okumadan algıladığımız zamanlar..
İşte o zamanlardan bir gün, annemin gamzeleri daha bu kadar kaybolmamış, babam bu kadar yorgun düşmemiş, ablam henüz bu kadar güzelleşmemiş, ben daha bütün dişlerimi çıkarmayı tamamlamamışken biz pikniğe gittik. Ablam yoktu. Ablam genelde yokturdu. Babamdan sonra hep onu özlemiştimdi. Olsundu. Annem beni hiç kırmazdı, babam "bakarızcı"ydı. Ben aralardan derelere hiç geçemezdim. Ortayı hep korudum, golü hiç atamadım. İlk pikniğimizdi. Mutluydum. Belki uçurtma bile uçuracaktım. Çok özenti bi çocuktum. Çocuk dediğin uçurtma uçururdu. Uçurtma çok güzeldi. En güzel şey uçurtmaydı. Piknik mutluluktu. Doğaydı, yemek içmek, muhabbet etmekti. Bunlara neden  bende başka kimse heves etmezdi? Sonunda eşşek kadar olmuş ailemi biraraya getirmiştimdi. Sonra babam çişe gitti. Babamı buralarda herkesi tanırdı. Tanımasa olmazlardı. Kötü haber hemencecik yayılırdı. Dedem öldüydü. Babam çişten döndü. Eşyaları topladık. Ne oldu pek anlamadıydım. O zamanlar rus marka araba vardıydı bizde. Daha plakasını taktırmamışken ilk geceden çizmişlerdi arabayı. Kendi arabamızı yıkama hayalim de vardı ama hiç yapamadıydım. Mülkiyet duygusu sarmıştı dört bir yanımı. Kapitalizm kahrolsundu. Neyse bindik biz bu su yeşili arabaya. Dayadım cama kafamı. Arkada, sağ tarafta oturuyorum. Ağlıyorum ama nasıl. Lan benim dedem kim, ben niye ağlıyorum? diye kafamda feylesoflara taş çıkartacak sorularla boğuşurken kendimi manisada buluverdim. Ablam da vardı orada. Köyden hallice bir yere gittik. Küçük bi bakkal var. Bakkalı yola girdiğimiz an kestirdim göze. Çünkü istediğim şey oradaydı. Eve vardık. Gecekondu bozması taş bir ev, kalabalık. Evin karşısında yol, yolun karşısında kocaman beyaz bir duvar var. Orayı da işaretledim. Dedim lazım olucak o beyaz duvar. İçeri girdik, pencere vardı odanın, oda kalabalık, uzattım kafayı içeriye. Dedemi gördüm. Gözü kapalı. Ağzı açık. Yüzümü buruşturdum. Devam ettim. Biraz bekleyip ortalığı kolladım, havayı yokladım. Sonra anneme sokuldum, anne dedim bana biraz para çıksana. Napıcan dedi. Bakkala gidicem dedim. İyi ablanla git dedi, aldım ablamı da bakkala çıktım. Gittik. Bakkalın girişte tepeden sallandırıp astıkları filenin içindeki toplara baktım. "Kırmızıyı versene abi" dedim. Verdi. Mutluydum. Topu koltuğumun altına aldım. Sonra evin az ilerisindeki beyaz duvarda oynamaya başladım. Bunlar "aha bu senin babaannen" diyip benim hayvan gibi sarılmamdan çok önce oluyor.
Yani uzun lafın kısası sevgili dostum, o günler ölüm bile "oyun"un bir parçasıydı. Ve oyunlar bana tanımadıklarıma sarılmayı, yüzünü bilmediklerim için ağlamayı da öğretti. İyi ki oyunlar oynuyoruz.

0 yorum:

Yorum Gönder